Sessizlikler var. Gecenin sessizliği, saygı duruşundaki sessizlik. Müzikte sesler kadar önemli olan sessizlik, yani es... Bir de olup biten kötü şeyler karşısında sessiz kaldığı düşünülen Tanrı'nın sessizliği. Ve bu sessizlik karşısında yakaran insan:
"Ey Tanrım, ne olur susma; Ne olur suskun durma kudretli Tanrım, sessiz kalma, işte düşmanların kükrüyor. Sana nefret besleyenler dikleniyor. Senin halkına karşı gizli hileler fısıldaşıyorlar, sana sığınanlar için düzenler kuruyorlar. Ey Tanrım, rüzgara kapılmış saman çöpüne, döne döne sürüklenen çalıya çevir onları. Ormanı yakan ateş gibi, dağları kavuran alev gibi, kasırgaların önüne kat, fırtınanla darmadağın et hepsini. Yüzlerini utançla kapla ve insanlar senin ismine yönelsin ey Yehova..." (Mezmur,83)
Peki sessizlikten kastımız ne?
Gecenin sessizliği derken, konuşan bir gecenin artık sustuğu mu anlaşılır? veya "orman sessizliğe bürünmüştü" derken, konuşan bir ormanın artık konuşmadığı, susmayı tercih ettiği mi kastedilir? Onların konuşması nasıl mecazsa susmaları da şüphesiz öyle.
Bu durum Tanrı için nasıldır? Tanrı sessiz değil, bunu biliyoruz. Kutsal kitapların sicilini tuttuğu tarih açısından bakıldığında, aslında sessiz kalmayan, konuşan bir Tanrı söz konusu. Kelam sahibi, konuşan ve bunu defalarca peygamberler vasıtasıyla gösteren bir Tanrı. Şimdi Tanrı, konuşma özelliği olsa da konuşmayan ya da kendine yapılan niyazlara cevap vermeyen bir sessizlik içinde mi? Bu sessizliğini Neden? Neredeydin? Neden bunu yaptın? diye soran çocuk karşısında sessiz kalan ana baba sessizliği gibi bir sessizlik olduğu söylenebilir mi?
Sessizlik bazen kendisinden istenilene karşılık vermemektir. Konuştuklarının/anlattıklarının içinde cevabı bulunan bir meselede kendisine tekrar soru sorulduğunda cevap vermeyen birinin sessizliği gibi bir sessizliktir bu. "Zaten size anlatıldı" anlamında bir sessizlik. Tanrı'nın bazı şeyler karşısında sessiz kalması, O'nun olup bitenden haberdar olmadığı anlamına gelmez. Bazı işlerin, çocukları tarafından yapılmasını isteyen ana baba gibi, Tanrı bazı talepler karşısında sessiz kalır. İstenilenin talep eden tarafından yapılmasını ister. Kim her şeyin sürekli kendisine danışılarak yapılmasını ister ki? Biraz inisiyatif alın, kendinizi gösterin sessizliğidir bu. Yetişkin dilini bilmeyen, yetişkinler dünyasının fertleri! Yetişkinler, ama bir çocuk refleksiyle her şeyi Allah'tan dileyenler... Allah'ın kendilerinden dilediklerini hiç hatırlamayanlar...
Aslında Tanrı sessiz değildir, bize sessiz görünmektedir. Tanrı'nın hareket tarzının bizimki gibi olmamasıdır bizi şaşırtan ve olaylar karşısında sessiz kaldığı hükmünü verdiren. (s12-13-14)
///
Ateizm ve agnostisizme verilebilecek en iyi cevap, dış dünyada sıradan görünen her şeyin aslında Tanrı'nın varlığının kanıtı olarak durduğudur. Sadece bakacağı yeri bilen gözlere görülen deliller her yerdedir. Bunun için biraz daha derine inmek, mucizeyi sıra dışı bir olay olarak talep edenlere, aslında sıradan görünen her şeyin bir mucize olduğunu göstermek gerekir. Tanrı'nın Gizli Yüzü:Bilim Nihai Hakikati Açığa Çıkarıyor adlı eserinde Gerald L. Shroeder şunları yazmaktadır:
"Bir fizikçi olarak Tanrı'nın varlığını insanlara göstermek için böyle bir kitap yazmama sebep olan, evrenin yaratılışını incelerken farkettiğim bir hakikattir. O da şudur: Dünyamızda gözlemlediğimiz her şey bir yerdedir. İnsan bir şey yaptığı zaman onu bir yere yapar ve sağlam olması için de mümkün olduğunca yere sabitler. Bu, insanın bir işi yapma tarzıdır. Tanrı'nın yaratması bunun tam tersidir. Hiç kimsenin kendisi gibi bir yaratma iddiasında bulunamayacağı tarzda Tanrı evreni boşlukta yaratmıştır. Evrenin milyarlarca parçası boşlukta dönmektedir. Dünyamız boşlukta, güneş sistemleri ve uyduları boşlukta vs. Bunları düşüp parçalanmaktan koruyan ise aralarına yerleştirilen çekim gücü/gravitasyonu. Bu yaratma tarzı, evrenin kendi dışında planlamalar yapan, kudretini yarattıklarıyla herkese açık bir şekilde gösteren bir Yaratıcısının bulunduğunu gösteriyor. (s.20-21)
///
Flew, "Tanrı'yı keşfim, hiçbir inanca dayanmamaktadır. Doğadan hareket ederek bir muhakeme neticesinde ulaştığım bir sonuçtur." demektedir. (s.21)
///
İyilik ve kötülük varlığın doğasından değil, kullanımından ortaya çıkar. Varlığın doğası iyidir ve iyiye kodlanmıştır. s.27
///
Acılara gelince; Tanrı varsa acılar amaçsız olamaz. "Acı varsa Tanrı yoktur" demek bir tercihtir. "Tanrı varsa acı mutlaka bir değere sahiptir" demek de bir tercihtir. Tanrı'ya inanmanın daha iyi nedenlerini bulan için kötülük meselesi, aşılabilir bir meseledir. Başka nedenler bulamayanlar, kötülük meselesinde Tanrı'ya inançlarını daha kolay kaybedebilirler. s. 28
///
İlk Hristiyanlar, Roma tanrılarına inanmadıkları için atheoi (tanrı tanımazlar) olarak adlandırıldılar ve Roma'da asıldılar. s.29
///
Hz. İbrahim'e, atalarının putlarını reddettiği için tanrıları reddeden anlamında hanif denildiğini ve Kur'an'ın da hanifliği övdüğünü hatırlamakta yarar var. s.30
///
Niçe, insan olan İsa'yı değil, sürü tarafından yaratılan Mesih olan İsa'yı eleştirmiştir. s.31
///
İbn Haldun'un Hz. Muhammed'i bir insan ama vahiy alma kabiliyeti bahşedilen yüce bir insan olarak tanımlaması, Niçe'nin İsa peygambere ilişkin endişeleriyle örtüşmektedir. s.32
///
Daha sonraları, Haçlılar, estirdikleri o toz bulutunun ortasında, aslında önünde diz çökmeleri gereken, di çökmekle daha iyi bir iş yapmış olacakları bir şeye karşı, asil bir kültüre karşı, bizim bugünkü 19. yüzyıl kültürümüzle mukayese edildiğinde, bizim çağdaş kültürümüzün, kendisini, İslam kültürünün yanında son derece yoksul ve oldukça "geç kalmış" bir kültür olarak görebileceği böylesine asil ve yüksek bir kültüre karşı savaş açmışlardı. (Roy jackson, Niçe ve İslam) s.33
///
Bilginlerin büyük bir kısmı, azabın varlığını, Allah'ın rahmeti ve lütfundaki bir kusur değil, insanın özgür iradesini yanlış kullanmasının ortaya çıkardığı bir sonuç olarak görüp, bunun hak edilen bir sonuç olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise Allah'ın merhametinin bir göstergesi olarak cehennemin değil, cehennemde azabın sonlu olduğu fikrini ileri sürmüşlerdir. s.35
///
Deistlerin özelde Katolikliğe, genelde de farklı dinlerin varlığına bir reddiye olarak ortaya çıktığını ve bir protesto içerdiğini gözden kaçırmamak gerekir. s.39
///
Deizm, mutlak tenzihçidir. Onlara göre, Tanrı'nın kendini gösterim alanı evrendir, insan yaşamı değil. Bu iddiaları, dünyanın Tanrı'nın mükemmelliğine yakışır bir dünya olmaması gerçeğinden hareket ederek seslenmektedirler. s.40
///
Deistler, din ve mezhep gibi kurumsal yapıları bağımsız düşüncenin önündeki en büyük engeller olarak görmekte, insanın ikna ile değil de ödül ve ceza ile yönlendirildiği bir sistem olarak algılanan dine itiraz etmektedirler.
Deistler, ahlaki rasyonalizm taraftarıdırlar. Deistlere göre kurtarıcı olan bilgi, akıl ve sağduyuya yaslanan bilgidir. s.41
///
İnsan yaşamının ölüme ayarlı olduğu gerçeği, kendini bütün katılığıyla herkese dayatmaktadır. s.43
///
Tekrarı olmayacak şekilde ölümle sonlanacak bir yaşam fikri, insanın enerjisini tüketir ve kendini tatmin duygusunu alır götürür. Onu faydasız, kullanışsız bir nesneye dönüştürür. İnsan, köklerini ebedi olanla bağlantılı hale getirdiğinde bu kullanışsız nesne halini aşabilir ve etkin bir güce dönüşebilir. Hesap verme duygusu, bu yaratıcı gücün başkalarına güç uygulayan değil, güçsüzlere güç olan bir enerji kaynağına dönüşmesini sağlar. s.44
///
"Allah, sizi uçurumun kenarında buldu da kurtardı." (Al-i İmran:103) ayeti, insanın içine düşebileceği hiçlik ve değersizlik uçurumu konusunda ciddi bir uyarıdır. Anlamsızlık yahut kriz, Kur'an'da uçurum metaforu ile karşımıza çıkarılmaktadır. Bu bağlamda Kur'an, doğal yapısını bozup şirke düşen ve potansiyellerinin yönlendirildiği hedeflerin aksi istikametinde yol almakta inat edenleri; "Gökten (boşluğa) düşen, yırtıcı bir kuşun kapıp parçaladığı ve rüzgarın ücra bir köşeye kaldırıp attığı,"(hac:31) anılmaz, bilinmez, kimliksiz bir ceset olarak tanımlamaktadır. s.45
///
İnsana ebedi bir yaşamı vadeden Allah, onun beklenti ufkunu genişletmekte, bu dünyada tükettiği beklentilerini, nihai beklentileri olarak görmemesi gerektiğini ona telkin etmektedir. s.46
///
Kant'ın üç temel sorusunu hatırlayalım: Neyi bilebilirim? Ne yapmam gerekir? Ne umabilirim? s.48
///
Dua etmek, umutsuzluğu aşmanın anahtarıdır. s. 50
///
Allah'a bağlanma/kulluk, 'ben'liğin ispatı ile başlar. Benliğin ispatı, ben olma cesaretinin gösterilmesi demektir. s.51
///
Allah, sadecec başka bağlılıkları reddetme cesaretini/onurunu gösterenlerin bağlılıklarını kabul etmektedir. 'Hayır' deme cesaretini göstererek Allah'a kul olanların kullukları, tam bir bilinç kulluğudur. Dine kabul edilmenin yegane yolu, bu ret cesaretinden geçmektedir. 'Hayır' diyebilmenin insana kazandırdığı bu özgüven, dinin içinde yer aldığı süre içinde de aktif olmaya devam eder. Dinin canlılığını koruması, dine ve dindarlara bindirilecek olan din adına ne yük varsa onları da olumsuzlama cesareti verir. Özgür benliği ele geçiren mü'min, Allah'tan başkasından korkmamayı buyuran dinin özgürleştirici soluğu ile daha da güçlen(dirili)r. s.52
///
Özgürlük, insana emanet olarak verilen değerlerin başında gelir ve tanımı kendi içindedir. Emniyeti/ güveni sağlayacak bütün değer ve normlar, emanettir. s.52
///
İnsan, etrafında gözlemlediklerine değer yüklemeye ayarlı bir varlıktır. Gördüğümüz her nesne, duyduğumuz her ses bizde uyandırdığı etkiye bağlı olarak değerlendirilir. Örneğin, bir meşe ağacı algımıza konu olduğunda sadece yeşil ve büyük değildiri aynı zamanda güzel ve muhteşemdir. s.53
///
Tarihsel nesneler kültürel değer taşır. Dini nesneler, kutsal değeri taşır. s.53
///
"Üst insan" ifadesini İbn Haldun'dan ödünç alarak kullanıyorum. İbn Haldun, Hz. Muhammed'i (as) anlatırken onun bütün insanlar gibi bir beşer olduğunun altını çizmekte, ardından da kendisine vahyedileni alma kabiliyeti sebebiyle bir üst aşamaya yükseltildiğini vurgulamakta ve bunu, üst insan aşaması olarak değerlendirmektedir. s.54
///
Kur'an; "Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve yerin bağrında ne varsa hepsi Allah'a aittir." (Taha:6) diyerek insanın, çevresine kendi mülkü gibi davranmasının önünü kapatmaktadır. s.55
///
Kur'an, cennet, "insanların birbirlerine karşı içlerindeki nefret ve öfkenin sökülüp alındığı" yer olarak tanımlamaktadır. Aslında bu ön bildirim, dünyada insanca bir yaşamın nasıl bir değer üzerinden kurulabileceğinin ipuçlarını vermektedir. s.56
///
İnsanlar, iyiye kodlanmış bir yaşamı var etmek için tekil yahut kolektif aktörler olarak tarihte seyir halindedirler. Bu süreçte insanların bir kısmı aktif özne olarak tarihsel hareketlilik içinde seyrederler, bir kısmı ise geleneksel bilinç alanı içinde pasif öznelere dönüşürler. Kur'an, bunların birincisine şehid(aktör insan), ikincisine şahid (seyirci insan) adını vermektedir. s.57
///
Din insanların arzu ettiklerini (cennet) gerçekleştirme, korktuklarından (cehennem) emin kılma iddiasındadır. Her şey bitip tükenebilir; bitip tükenmeyecek tek şey, böyle bir yaşamın gerçekleştirilebileceğine dair ümittir. s.58
///
Olumlu anlam yüklediğimiz özgür bir ben'in başkasına tahakküm eden bir bencile dönüşmesi, insanın tarihinde kendini gösteren önemli hastalıklardan biridir. s.59
///
Sınırsızlık-sorumsuzluk formunda kendini gösteren bencillik, insanın insanla ilgilenmeyişinin, ilgilendiği zaman da bir tahakküm ilişkisi kurmasının adıdır. Zira bencilliğin gözü perdelidir. s.60
///
Bencilliği dengeleyecek duygu, diğerkamlıktır/özgeciliktir. başkasının yararını, başkası olduğunu özellikle bilerek tercih etmektir. s.60
///
Bencillik öğrenilen bir davranış biçimidir; daha doğrusu, insanın yaşarken yakalandığı bir hastalıktır. "İnsan, insanın kurdudur." diyen, iktisadı "sınırsız istekleri olan insanın, sınırlı kaynaklarla nasıl geçineceğini öğreten bilim" olarak tanımlayan, avı ve avcıyı aynı sofraya oturtan bir zihnin insanlara bulaştırdığı bir hastalık. Yemeği yedikten sonra doymadığını iddia eden bir insanın doyurulamayan tarafının midesi değil, "açlık hissi" olduğu açıktır. Böyle bir açı/açlığı doyurmanın imkanı da yoktur. s.61
///
Ölümün ne olduğuna ilişkin kendisine soru soran birine Konfüçyüs şu cevabı vermiştir: "Daha hayatın ne olduğunu anlayamadan ölümü nasıl anlayacaksın!" s.63
///
İnsanın yapıp ettiklerinin sonuçlarını hiçbir haksızlığa uğramadan, aynı 'ben'le ama yeni bir bedenle yaşayacağı gelecek yaşa fikri adalet duygusunun doyurulması adına zorunlu görünmektedir. s.65
///
İnsanlık, tarihteki sicili ve bugünü itibariyle tam bir hayal kırıklığıdır.
Bu hayal kırıklığının adı, cennetten kovulmadır; cennetten cinnete düşüştür. s.67
///
Tarihin verdiği ilk ders: İyiliğin takdir edilmediği yerde iyi olmanın bedeli, yok olmaktır. s.68
///
Tarihte en büyük erdemleri savunan insanların, azınlıkta kaldıkları için sonuç alamadıklarını biliyoruz. Halkı yok oluşa sürüklenen/helak olan peygamberlerin başına gelen tam da budur. Bu peygamberlerin sundukları değerlerin toplumda tutunamaması, onları destekleyen insanların azınlıkta kalmalarıyla doğrudan ilişkilidir. s. 70
///
İnsanlık tarihi, insanın zihinsel, duygusal ve psişik güçlerini esir alan yanlış bağlılıkların/imanların tarihidir, dense yeridir. Kutsal kitaplar, yanlış rotaya giren ve insanlık için dramatik sonuçlar yaratan iman türlerinin eleştirisiyle doludur. Aynı eleştiri, benzer sonuçlar doğuran semavi dinlere ve onların inananlarına da yöneltilmektedir. Kur'an, Yahudilere "İmanınız sizden ne kötü şey istiyor?" derken, dindarlık iddiasında bulunanların imanının da sahibini yanlışa götürebileceğinin işaretini vermektedir. Benzer bir eleştiriye bütün semavi dinlerin mensupları maruz kalabilir. Bu da bizi, imanın bir ahlakı olması gerektiği düşüncesine götürür. s.71
///
Kur'an'a göre inanmak, rasyonel ve tecrübi bir tutumdur. Bu ihtiyacı takiben insan, hem dış dünyada (afak) hem de kendi benliğinde (enfüs) gördüklerine dikkatle bakar, onları düşünür ve yaratıcı ile arasındaki iletişimde birer perde olan bütün bu müşahade ettiklerinin ötesine geçerek nihayetsi bir Varlık'a bağlanır. Nihai kaygılar, nihayetsiz bir Varlık'la irtibatın getirdiği iman/güven/bağlılık hissiyle yerini, yavaş yavaş zihinsel kesinlik ve duygusal tatmine bırakır. s. 73
///
Vahyin bilgimize değil, irademize yöneldiği ve bir irade eğitimi yaparak doğru bildiklerimizi yapmayı, yanlış bildiklerimizden de uzak durmayı sağlamaya çalıştığı açıktır. Bu da bizi, yine ahlakla buluşturmaktadır. s74
///
İnsanın özgür bir ahlaki varlık olduğunun altını çizen Maturidi'ye göre insanın sorumluluğunun (teklif) temeli bir eylemi yapma (iktisab) gücü değil aksine o eylemi özgürce seçme (ihtiyar) ve yapma (iktisab) gücüne sahip oluşudur.
Maturidi'ye göre kaza ve kader, sadece Allah'ın ön bilgisindeki kayda dayandığı ve Allah'ın bilgisi nesnesini zorunlu olarak belirlemediği için insana bir zorunluluk ve zorlama getirmez. Allah'ın ezelde bildiği şey, insanın sözkonusu eylemi özgürce seçip yapacağıdır. Bu eylemin bilgisinin Tanrı'nın bilgisinde olması, insandan sorumluluğu kaldıracak bir bilgi değildir.
Maturidi'ye göre, Allah'ın fiziki dünyaya taalluk eden ilim ve iradesi ile insana taalluk eden ilim ve iradesi aynı değildir. Allah'ın ilminin, iradeli bir varlık olan insana taalluku, mahrum edici/engelleyici bir bilgi ve irade değildir. s.75
///
Fa-ta-ra ayırarak, yararak yaratmak anlamındadır. Bu anlam, insan fıtratının sürekli ayrılma, özgürleşme, bağlı olmama haline gönderme yapar ve her zaman 'ilişki'ler ağı içinde olan insanın, bu ilişkilerde kendi özgür bireyselliğini korumasını inler.
Haniflik ise tertemiz, pak, dejenere olmamış bir fıtratı çalıştırarak Allah'a teslimiyet göstermenin adıdır. Hanifliğin temsilcisi olarak da doğal akıl yürütmesiyle hakikati bulan, bulduğu hakikati kalbiyle irtibatlı hale getiren ve böylece put kırıcıların öncüsü olan İbrahim peygamber gösterilir. s.85
///
Fıtrat doğuştan getirilen bedensel, zihinsel ve ruhsal (psikolojik) yapının bütününe işaret eder. Haniflik de her ne pahasına olursa olsun bu yapıya uygun düşünce ve eylem iradesi göstermenin adıdır. Hanif ve fıtrat terimleri arasında doğrusal bir ilişki vardır. s.86
///
İnsanı tanımlayan en temel kavram, 'irade'dir. İnsanın özgürlüğü de onun irade varlığı olmasının bir sonucudur. Özgür insan ve özgür toplum insanların hayır deme hakkı korunarak inşa edilebilir. 'Hayır' deme hakkı engellenen insan, zihinsel ve duygusal radarları hasar aldığı için ömür boyu engelli hale gelir. s.87
///
Özgürlüğü, iradeli varlıklar arasındaki bir ilişki olarak tanımlamak gerekir. İnsan özgürlüğünün doğrudan ilişkili olduğu kavram otoritedir.
İnsan hem ruhsal hem de politik özgürlük sahibidir. Mutluluğu ve trajedisinin özerk faili insandır. s.87
///
Fıtratın ve hanifliğin kaybı insanlık halinin kaybıdır. s. 88
///
Büyük evrende (makro kozmos) küük evren olarak adlandırılan insan da (mikro kozmos) bütün aılılarıyla akıl tecrübe ve vahyin uyumuna şahitlik etmektedirler. s.91
///
Kök anlamı 'bağlamak' olan aklı, metafizik bir Varlık'la irtibatlı hale getiremeyenin sürekli boşlukt ve düşüş durumunda (heva) hissetmesi, bu irtibatsızlığın yarattığı en büyük ızdıraptır. s.92
///
Marifet, insanların yöneldiği yönler (kıbleler ve onların temsil ettiği dinsel farklılıklar) üzerinden birbirini yok ederek tüketmek değil, hayır olanı var etme yarışına girerek hep birlikte var olmaktır. Hayata dair kutsal nutuklar atarak binlerce yıldır sonsuz hale gelmiş ihtimaller içinde dolanmak değil, Dostoyevski'nin dediği gibi ahlaki bir seçim yapmaktır. s.94
///
Doğal hukuk ve doğal ahlak denilen arayışları, insana nefes aldırma operasyonları olarak görmek gerekir. s.101
///
Vicdan: İyi ile kötüyü birbirinden ayırabilme gücüdür. Bireyin kendi tutum ve eylemlerini değerlendirme yetisi olarak vicdan, insanın fıtratına gömülüdür. s.103
///
Ahlaki eyleme yönlendirmede dinin motive edici rolüne baktığımızda şunu görürüz: Ahlaken talep edilen 'iyi' ve kaçınılması istenen 'kötü', kişiler arası ilişkileri aşan bir karaktere sahiptir. Kur'an, her ne zaman ideal insandan bahsetse onun, hayatın kaynağı ve devam ettiricisi olan Allah'a inanan biri oluşunu öne çıkarır ve böylece ahlaki eyleme derin bir boyut katar. Bu derinlik, insanın iyi olduğunu bildiğini yapmasını, kötü olarak bildiğinindan uzak durmasını sağlayan motive edici güçtür. Sadece motive edici güç değildir şüphesiz. Ahlakın iman ile kurulan ilişkisinde Allah, kendisine "teslim" olanın önce kavramlar dünyasını (tasavvur alanını), sonra önermeler dünyasını (aklını), sonra davranış melekeleri dünyası olan şahsiyetini (ahlak) inşa eder. Vahyin esas amacı budur: Yeryüzünde varoluş amacına uygun bir hayatın inşa sorumluluğunu üstlenmiş olan insanı inşa etmek. s. 104
///
Marx'ın söyleminin bir din reddiyesi olarak pazarlanması ne acıdır. Dinin kitleleri hem ayağa kaldıran hem de uyuşturan ikili yapısına dikkat çeken bir söylemden dinsiz ideolojiler çıkaranların, Marx'ın şu sözünü bir daha derinden düşünmelerinde yarar var:
"Din hem gerçek bir ıstırabın dile getirilişi hem de gerçek ıstıraba karşı protestodur. Din mazlum varlığın iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur."
Marx'ın, nefrete ve zulme karşı isyan eden Judah Maccabee'nin özgürleştirme mücadelesini kendi öğretisinin ruhu yaptığını ve Tevrat'ın, Makkabileri anlatan bölümündeki temel kavramları kendi doktrinine transfer ettiğini unutmamak gerekir. s.109
///
İnanç kelimesinin Arapça karşılığı akidedir. Akide; akit, bağ ve düğüm anlamlarına gelir. Tarafları birbirine bağlayan evlilik yahut ticaret akdi aynı kökten gelmektedir. Bu durumda İslam akidesi, insanı bir yere, bir Varlığa ve belli bir değerler dizgesine bağlamaktadır. Bu bağlanma durumu, insanın zihninde başlar ve eylemlerine kadar uzanır. s.115
///
İnsana kalemle yazmayı, isimleri, kelimeleri öğreten Allah, insanın kendisine bağlılığının 'bilgi' temelinde gerçekleşmesini istemektedir. Zira Kur'an'a göre, "ancak bilgi sahipleri akledebilir"(Ankebut:43). İnsanın meleklerle karşı karşıya getirildiği sahnede meleklerin "Bizim bilgimiz yoktur" (dolayısıyla bu bilgiden hareket ederek bir akıl yürütmede bulunup sonuçlar çıkaramayız) itirafı, insanı diğer varlıklardan ayıran temel niteliği bilme, akletme ve sonuçlar çıkarma şeklinde tezahür ettiğini göstermektedir. s. 116
///
Kur'an, bilgi temelli olmayan bir bağlılığı, zayıf ve güvensiz bir örümcek evine benzetmektedir.(Ankebut: 41). Dikkat çekici bir şekilde bu ayetin sonu, 'keşke bilselerdi' şeklinde bitmektedir. Bu da zaafiyeti ve güvensizliği ortadan kaldıracak yegane aracın, bilgi ve buna dayalı zihinsel/akli süreçlerin olduğunu beyan etmektedir. Bu süreçlerin sonunda gerçekleşen inanmanın duygusal bir boyutu yok mudur? Şüphesiz vardır. Ama inancı, salt duygusal bir bağlılık olarak tanımlamak, inanmanın duygusal ve irrasyonel bir bağlanma hali olduğunu iddia eden pozitivizmin tuzağına düşmek olur. s.116
///
Kur'an, dinin karşıtı olarak düzensizlik ve kaos anlamında "fitne" terimini kullanmaktadır. Böylece dinin/ düzenin/medeniyetin olmadığı yerde fitnenin hakim olacağı uyarısında bulunmaktadır: "Artık onlarla fitne sona erip din sadece Allah'a özgülenene kadar savaşın."
Şeriat ise kural koyma, belli bir yolu takip etme, esasa götüren yol, Allah'ın gösterdiği yol gibi anlamlara gelir ve dinin amelle/uygulamayla ilgili boyutunu ifade eder.
Dİn önce, şeriat sonradır. Şeriat, dinin değişen yönüdür. Peygamberler aynı dine davet etmişler ve aynı amacı gütmüşlerdir ama kültürel ve coğrafi zorunluluklardan dolayı şeriatleri farklı olmuştur. (120)
///
Peygamberler, inançla ilgili konularda devrimci, toplumsal konularda ıslahatçı bir tutum takınmıştır. Başka bir ifadeyle zihnin eylemlerinde devrim, bedenin eylemlerinde ıslahat tercih edilmiştir. (123)
///
Dolayısıyla Tanrı, insanları salt dogmatik bir onaylamaya değil, akıllarını kullanmaya, varlık üzerinde düşünmeye ve ulaşılan metafizik sonuçlar konusunda ahlaki bir tutum benimsemeye davet etmektedir.
Daha açık bir tanımla Tanrı, Kur'an'da kendi varlığını akıl sahibi muhatapları için tartışmaya açmakta ve insanların aklen kendilerine ulaşmalarını beklemektedir. Bu aklilik vurgusu, İbn Rüşd'de tevhidin tanımını da etkilemiştir. İbn Rüşd, tevhidi sadece Tanrı'nın varlığı ve birliği olarak görmemekte, bu ifadenin temelde akıl-vahiy birlikteliğini içerdiğini söylemektedir. (128)
///
Alman filozof Hegel'e katılmamak mümkün değil: "Tanrı'nın tekliğini/tevhidi, en hakiki formuyla İslam temsil etmektedir." (129)
///
Din, insanı hayatın gerçeklerinden kaçırmaz. Bir logoterapistin yaptığı gibi, gerçekleri bütün çıplaklığıyla insanın gözünün önüne serer. (135)
///
Dolayısıyla din yasa koyarken, duygu ve sempati bağını da yedeğine verir ve ilişkilerin salt birer zorunlu ödev olarak algılanmasını engeller.
Mü'minler arasındaki kardeşlik, yasayı aşan bir niteliğe sahiptir.
Müminlerin duygularını harekete geçirerek kendi dışındaki insanların hayatlarına dokunan eylemlerde bulunmalarını sağlamak, dinin talebidir. (137)
///
Hidayet, bütünüyle farklarda yatar (furkandır). Dalaletin aslı ise birleştirmektir. Nitekim müşrikler Allah'a kullukla, putlara kulluğu birleştirmişlerdir. (139)
///
İkinci olarak da her insanın, çağrısını 'kelimeler' üzerinden yapmasını istemektedir. Bu da insanları bir doğruya çağırırken ikna dilinin kullanılması demektir. Kur'an, Hz. İbrahim'in düşünsel yolculuğunu anlatırken bir kişinin insanlığa önder olma iddiasının, ancak kelimelere hakimiyetiyle mümkün olabildiğini beyan eder.
"Rabbi, İbrahim'i kelimelerle sınadı. O, onların gereğini yerine getirince, 'ben seni, bütün insanlara önder yapacağım' buyurdu."
///
"(Birlik ve bütünlük emrine) karşın insanlar, aralarındaki birliği darmadağın edip (hakikati) parçaladılar. Her hizip başladı elindeki (parçayla) övünmeye."
Ayette geçen "tekettea" fiili, ayrımcılıktan ırkçılığa kadar geniş bir ötekileştirme/itibarsızlaştırma yelpazesini temsil eden parçalanmaya işaret etmektedir.
Bir insanı diğerinden ayıran şey, devraldığı genetik, dinsel yahut ırksal miras değil, kendi kazanımıyla elde ettikleridir. (141)
///
Dinden ya da dini dini metinleri yorumlamada kaynaklı ihtilaflar, inananları parçalayan ve çatıştıran bir sürece dönüşürse hem dinin yapısında hem de dindarların zihninde onulmaz yaralar açar ve travmalar yaratır.
İnsanlar, hakikati kendi tekelinde görmenin/mutlak doğruyu temsil etme iddiasının yarattığı riskleri tarihte fazlasıyla gördü. Aynı hataları tekrarlamanın gereği yok. Yapılması gereken; çoğulculuğu savunmak, kelimelerin ikna gücüne inanmak ve sözü olan herkesin bunu ifade etme hakkını savunamktır. s.142
///
İslam medeniyetini güçlü kılan, mevcut kültürler içinde erimeden, her karşılaşmadan beslenerek ve gelişerek çıkmış olmasıdır. İslam düşüncesinin kendi dışındaki bilgi hazinelerini 'hikmet' şeması içine oturtarak içselleştirmesi, bu gücün ana dinamosu olmuştur. s.150
///
Ortaçağ'ıın enteleküel karakteri itibarıyla Müslümanların yüz akı bir dönem olduğuna hiç şüphe yoktur; fakat İslam düşüncesinin entelektüel başarısı; politik, sosyal ve kurumsal yapılarda kendini göstermemiştir. s.150
///
Nebevi mücadele, insanların köleleştiren ile onları özgürleştiren arasındaki kutup karşıtlığında her zaman özgürleşmenin yanında yer almıştır. Bugün özgürlük kelimesi Müslüman kültüre çok yabancı gelse de bu böyledir. s.153
///
Ayetlere göre parçalanmanın sebebi, insanların kendileri gibi olmayanları yok etmek isteyen haset ve ihtiraslarından başka bir şey değildir. Dolayısıyla ayetler, ciddi biçimde dinsel geleneklerin eleştirisini yapmaktadır. Ortak paydalar temelinde yaşanabilir bir hayat inşa etme konusunda insanları yönlendirici ilkelerin, bizzat vahye muhatap insanlar tarafından birleşmenin değil, tam tersine ayrılık ve parçalanmanın sebebi yapıldığı tespitini yapmaktadır. s. 160
///
"Son kralı, son papazın bağırsaklarıyla asın!" diyen Fransız devrimcilerini hatırlayalım. Hıristiyanlığın sebep olduğu kavgalar ve iç savaşların bezdirdiği Fransız düşünce dünyası, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik olarak adlandırdığımız, dinin kontrolüne dayalı laikliği benimsedi. Dindarlara kalan da laikliğin dine uygun olup olmadığını tartışmak oldu. s.160
///
Alman filozof Hegel, "İslam, hiçbir şey getirmemiş olsaydı bile sadece ırkçılığı reddeden düşüncesi dolayısıyla her türlü takdiri hak etmektedir." derken, insan onuru temeline dikkat çekmektedir. s.163
///
Hindistan'da filleri yetiştirmek için onları küçükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlar. Tabi ki yavru filin, bu kazığı sökmesi ya da zinciri kırması mümkün değildir. Küçük fil, önceleri bu zincirden kurtulmak için var gücüyle mücadele eder ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz. Yıllar geçer ve fil büyür. Bağlı olduğu kazığın onlarca katına gücü yetebilir ama fil, asla böyle bir girişimde bulunmaz. Zira o, özgür olamayacağına inanmıştır. Artık kırılmayan şey filin zinciri değil, özgür olamayacağına dair inancıdır. s.164
///
Kur'an, vahiy olmadan ve peygamber gönderilmeden de insanların akıl, vicdan ve sağduyularını kullanarak hakikati keşfedebileceklerini bir ön kabul olarak ortaya koymaktadır. s.165
///
Hint'li şair Tagore'a kulak vermek iyi gelebilir: "Her doğan çocuk, Tanrı'nın insanlardan ümidini 1-kesmediğinin bir işaretidir. s.170
///
Bir düşküne yardım etmek gerektiğini herkes bilir; ama herkesin yardım etmediğini biliriz. Bunun için bilginin kalbe inmesi, duygulara da dokunması gerekir. Bu irtibatı sağlayan ve zihin ile kalp arasındaki geçişkenliği sağlayan ve hassas ayarı yapan, dindir. Kur'an, bu geçişkenliğe 'irtibat' adını vermekte ve irtibat sağlanmadan insanın eyleme geçmeyeceğine işaret etmektedir. s.171
///
Bizi hayata bağlayan ve karşılaştığıımız zorluklara karşı dayanma gücü veren, değerlerdir. "Allah sizi, uçurumun kenarında buldu da kurtardı" beyanı bize; değer yoksunluğunun, hiçlik ve kendini boşlukta hissetmenin bir uçurum olduğu yönünde uyarıda bulunmaktadır. s.175
///
Adalet, olgular alanını; merhamet ise değerler alanını tanımlayan iki kavram. s177
///
İslam öncesi dönemin cahiliye olarak adlandırılmasına sebep olan terimlerden biri, hamiyyedir.
Hamiyye; öfkeli soy koruyuculuğu, kibir, taassup ve gurur anlamlarındadır. Fiil olarak da aklıyla değil, duygularıyla öfke ve gururla hareket ederek hak ve hukuku çiğnemek anlamlarına gelmektedir. Kur'an, bir karşı tarih hamlesiyle kendinden önceki tarihe egemen olan hamiyye tutumunu reddetmekte, onun yerine sekineyi yerleştirmektedir. s.183
///
Krizin ikincisi ise Müslüman halkların, enerjilerini kendi içlerinde tüketecek her türlü çatışmacı alt kimlikle davranıyor oluşlarıdır. Bireysel kimliği baskı altına alan, ben'i biz'den özgürleştiremeyen, hür düşünceyi boğan, dini düşüncenin hayata tutunma aracı durumundaki içtihadı yokluğa mahkum eden çatışmacı alt kimlikler, bazen etnik temelde, bazen meşrep ve mezhep üzerinden İslam toplumunu parçalamaktadır. s. 186
///
Bu haliyle takva, Montaigne'nin 'içimdeki eli kırbaçlı cellat' dediği, veya Kant'ın 'içindeki Tanrı'nın sesi' olarak adlandırdığı 'vicdan'ı sürekli diri tutar. s.187
///
Allah katından bir nur'un insanlarla buluşturulmuş olması, tek başına sihirli değnek gibi insanları kurtarmayacaktır. Bu nur'u yedeğine alacak ve yeryüzünde bozgunlara direnecek sorumluluk (takva) duygusu yüksek, erdemli, akıl-izan sahibi insanlara ihtiyaç var. Şu ayet, ihmal edilen sorumluluğu ciddi bir tonda insanlara hatırlatmaktadır:
"Ne yazık ki sizden önceki nesiller arasından kendilerini kurtardığımız bir azınlık dışında, yeryüzünde toplumsal çürümeye karşı direnen akıllı ve erdemli kimseler çıkmadı. Zulme eğilimli çoğunluksa ayartıcı dünyevi zevklerin peşine takıldılar ve günaha gömülüp gittiler." (hud:116) s.194
///
Vadedilen toprakları (arzı mevud) coğrafi sınırlarla çevrili alanlar olarak tanımlayanların hatası budur. Allah insanlara kara parçalarını değil, ömür sermaye değer yaşam biçimi vaadeder: Hoşgörü, doğruluk, kararlılık, özgürlük ve ümit gibi değerlerle sürekli ileriye bakan, geleceği iple çeken yaşamlar. s.194
///
Tarihe müdahale ederek insanlara yeni ufuklar vadeden bu yeni dönemde, geçmekte olan zaman sıradanlıktan kurtulmakta, Allah'ın insanlarla buluşturduğu değerlerin aydınlığında ilerleyen bir zamana (eyyamullah) evrilmektedir. s.197
///
Dua, bir varoluş hali olarak dehşet veren sessizliği yırtan iç geçiriş, çığlık ve duyulma ihtiyacıdır. Bilinmezlik, görünmezlik ve duyulmazlığın, hülasa hiçbir şekilde dokunulmaz oluşun yarattığı huzursuzluktan kurtulma çabasıdır. Dua, bir kabul çağrısıdır: Dua edenden, dua edilenden ve ihtimalden oluşan. Dua eden, önce kendini kabul etmiş, olumlamıştır. Duanın kabulü ise aslında bu kabulün kabulünden ibarettir. s.199
///
Arapça'da, demiri eriten ateşe fitne adı verilmektedir. Yiyip bitiren, bir şeyin asli biçimini bozan, tanınmaz hale getiren, yumuşatan, kendi aslından başja her şeye dönüşebilecek kıvama getiren demektir. Kur'an fitneyi, bir milletin yahut din mensuplarının kendi içindeki kavgası/ iç savaş anlamında kullanmaktadır. Böyle bir kavganın, insanları ve insanlığı tanınmaz hale getirdiğine ve dramatik sonuçlar yarattığına günümüzde bizzat şahit olmaktayız. s.201
///
Kur'an, savaş gibi kanlı bir eyleme girişmeyi, insan onurunu korumanın ve insanın yaşam hakkına yapılabilecek tecavüzleri bloke etmenin bir yolu olarak görmektedir. Onun dışında ne toprakları genişletme ne kafirleri Müslüman etme ne de başka bir amaç, savaş gibi yapısal olarak çirkin bir eylemi meşrulaştırabilir. s.203
///
Tevakkuf etmek, kesin herhangi bir yargıya varmadan çoklu doğruların olabileceğinin kabulü demektir. s.204
///
Ümmi, sistemli bir eğitimden geçmemiş, atalarına peygamber gönderilmemiş gibi anlamlarının yanında, esas anlamıyla ana ve kök manasındadır.
Peygamberin ümmi oluşu, insanları yeniden kök değerlerle buluşturacağının bir habercisi olarak okunmalıdır. s.205
///
Sahih dinin üzerinden zaman geçmeye başlayınca dine mitolojik eklemeler yapılmaya başlanır. Mitoloji, dinin içine girdikten sonra mito-teolojik karaktere bürünür. İnsanın dış dünyaya yansıttığı bu mito-teolojik hayali kabuk, dinin ana doktrininin etrafını sarar ve özün nefes almasını engelleyen bir unsura dönüşür. Kökene dönme arzusu, bu eklemeleri atmak suretiyle dini ilk safiyetine kavuşturma çabasıdır. s. 206
///
Fahreddin Razi; Samiri'nin, elçinin getirdiği d,nden tevhid gibi önemli bir parçayı söküp attığını söyler. Kur'an, ilahi bildirimden sökülüp atılanın ne olduğunu bildirmeyerek okuyucuyu bu boşluğu doldurmaya davet etmektedir. Bu 'belirsiz bırakma' stratejisiyle Kur'an, insanlar neyin eksikliğini çekiyor ve özlemini duyuyorsa onun vahiyden , dolayısıyla insan yaşamından sökülüp atılmış olduğuna, insanların o değeri yeniden ihya edip yerine koymaları gerektiğine dikkatimizi çekmek istemektedir. s.207
///
Miras olarak alınan dinsel geleneklerin, yeniden katıksız formuna kavuşturulmasıyla (ihlasuddin); dinden eksiltilen unsurlara yeniden hayat bahşedilmesiyle (ikmaluddin) ve uydurulan dinlere karşı Allah'ın dininin baskın geleceğinin söylenmesiyle (izharuddin) Kur'an nasıl bir kökene dönüşten bahsetmektedir. s.207
///
İslam alimleri, insan doğasının hakikati keşfetme gücü sebebiyledir ki Allah'ın, insanlara peygamber göndermesini bir zorunluluk değil, lütuf olarak görmüşlerdir. s. 210
///
Yasasızlığın kasıp kavurduğu toplumu bir yasa etrafında toplama gayretiyle Nuh; kendini fiziki dünyaya hapseden insana sorgulamalarıyla metafiziğin kapısını aralayan İbrahim; milletleri köleleştirip sömürenlere isyan bayrağını açan Musa; babasız dünyaya getirilmek suretiyle soyuyla sopuyla övünen ırkçı Yahudi kültürüne büyük darbe vuran İsa; dört ay haram dışında insan öldürmeyi/savaşmayı/yağmayı/çapulu hayatın normaline dönüştüren Arap kültürünü, "Bir cana karşılık olmaksızın bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir" diyerek mahkum eden ve bu haramlığı on iki aya çıkaran Kur'an tebliğcisi Hz. Muhammed as, yerel kültürel kodlarını çözüp daha evrensele doğru yol alanların öncüleri durumundadır. s.218
///

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder