Lise ikinci sınıfta okurken köyümüzde öğretmenlik yapan bir ilkokul öğretmenimizin vasıtasıyla Ali Şeriati’nin kitapları ile tanıştım… Babam Nakşibendi Tarikatına bağlı biri…O dönemlerde evin bahçesini ikiye bölmüş ve bir bölümünde kendince küçük bir mescid yapmış, gelen gidenlere çay ikram edip, sohbet yapıyordu… Köyün dindar kesimi, gençlik babamın mescidine gelir, onun sohbetlerine katılır ve tarikat adabı, zikri öğrenirlerdi… Ben de o dönemlerde babamın ve çevremin etkisi ile tarikat mensubu idim, tarikat kurallarına uygun hareket ederdim…
Kendisi şalvarlı, eşi çarşaflı ve hafız biri olan bu öğretmenimiz sürekli mescidimize gider gelir, babamla ve biz gençlerle sohbet ederdi… Evinde Seyyid Kutup, Mevdüdi, Mutahhari, Ali Şeriati gibi isimlerin kitapları vardı… Bizi arkadaşlarımızla zaman zaman evine alır, ikramlarda bulunur, Seyyid Kutup’un tefsirinden sohbet yapardı… Bu öğretmenle tanışana kadar ben öğretmenlerin şalvar giyebileceğine, eşlerinin çarşaflı olacağına ihtimal bile vermezdim… Bu öğretmenden sonra tüm dünyam değişmeye başlamıştı… Ama kör cehalet ve taklitten dolayı sürekli ona karşı duruş sergiliyor ve tartışıyordum… Onu sapkın fikirli, hidayete muhtaç biri olarak görüyor ve kendimce ona hak dini tebliğ ediyordum… Şimdi o tartışmaları hatırladığımda öğretmenimizin bana ne kadar sabrettiğini, cehaletimi nasıl yüzüme vurmadan diyalogu sürdürdüğünü daha iyi anlıyor ve mahcubiyet duyuyorum…
Öğretmenimiz bize ısrarla kitap okutmaya çalışıyordu… Biz de onu tarikat mensubu yapmak için uğraşırdık… Lakin hoca bilinçli ve şuurlu biriydi… Bize hiçbir zaman fikrini empoze etme yoluna gitmedi, bizim yanlışlarımızı da nazik bir dille söylüyordu… Dünyalarımız farklı olsa da artık muhabet ortamımız koyulaşmış, sürekli görüşür olmuştuk… Birgün bize Ali Şeriati’nin kitaplarını tavsiye etti ve kitaplığından çıkarıp bize okumamız için verdi… Ali Şeriati’nin ismini ilk duyduğumda celallenmiş ve hocaya kızgın bir şekilde “Ali Şeriati diye isim mi olurmuş bir şeriat var o da Muhammed Şeriati” diyordum… Hoca bana anlatmaya çalıştı ise de ben dinlemedim ve her defasında “isim bu bile olsa bunun altında bozuk bir zihniyet var, buna bu ismi verenler Muhammedi Şeriatı kaldırıp Ali Şeriatini yerleştirmek isteyenlerdir” diyordum… Hoca baktı ki bana bir şey anlatamıyor, ben şartlanmışlığımı aşamıyorum susmak, sabretmek zorunda kaldı…
Hocayı kırmadım, arkadaşlarla birlikte kitapları alıp eve götürdük ama ben hiçbirini okumadan geri getirdim… Doğrusu kitapları açıp okuduğumda hiçbir şey anlamıyordum… Öğretmenimize bana bir daha bu kitapları vermemesini, kitapların bana ağır geldiğini söyledim hoca da kabul etti… Gerçekten de o yaş grubu için bu kitaplar çok ağırdı… Bu hocanın daha sonra köyümüzden tayini çıktı başka köye gitti çok üzülmüştüm, kendimden bir parça kopmuş gibi arkasından ağlamıştım… Onunla vedalaşırken; “sizden öğrendiğim birçok şey oldu ama duruşunuz, vakarınız ve farklı fikirlere olan tahammülünüzden çok şey öğrendim, size çok şey borçluyum” demiştim… Bu öğretmenimiz sayesinde babamdan kazandığım kitap sevgisini daha bilinçli bir alana taşımış, kendi seviyeme uygun kitaplar okumaya başlamıştım… O dönemde kaleme alınmış birçok İslamcı düşünürün kitaplarını alıp okuyordum…
Ben yıllar sonra üniversiteyi kazanıp ilahiyat okumaya başladım Ali Şeriati’ye karşı ön yargım hala devam ediyordu… Ta ki İlahiyat üçüncü sınıfa gelene kadar… Birgün ilahiyattan bir hocamız İslam Düşünürleri dersinde her öğrenciye fikirlerini anlatması için bir yazar ismi verdi… Allah’ın takdiri o ki bana da Ali Şeriati düştü… Ali Şeriati’yi yerden yere vuracak ve onun bozuk fikirlerini derste anlatacak böylelikle cihad etmiş olacaktım… Ali Şeriati’nin; “Dine Karşı Din, Öze Dönüş, İnsanın Dört Zindanı, Medeniyet ve Modernizm, Fatıma Fatımadır, Ne yapmalı, Bilinç ve Eşekleştirilme, Hac, Ebu Zer, Biz ve İkbal, Dua, Ali Şiası ve Safevi Şiası” isimli kitaplarını alıp okumaya başladım…
Kitapları okudukça kafamdaki ön yargılar bir bir yıkılmaya başladı… Kitaplarını okudukça ona hayranlığım arttı… Onu anlayabilmek için epey bir mesafe kat etmeliymişim meğer… O zamana kadar ben Ali Şeriati’yi sakallı, sarıklı, cübbeli bir İran Mollası olarak hayal ediyordum… Zahmet edip fotolarına bile bakmamıştım… Kitaplarını okuyup hakkında araştırma yapınca hayal ettiğimin tam tersi takım elbiseli, sakalsız, sarıksız olduğunu gördüm ve o güne kadar gösterdiğim olumsuz tavırdan dolayı utandım… Sonralarda onun tüm kitaplarını okumaya çalıştım, yaklaşık elli kitabını alıp, okudum ve okuttum… Artık benim ufkumu açan bir Ali Şeriati vardı ve derste onu anlatırken onunla ilgili yaşadığım süreci ve evrilmeyi de anlattım… Aslında onu kötülemek için okuduğumu ama onun bana galip geldiğini sınıf arkadaşlarıma anlattım…
Anladım ki bir insanı okumadan, eserlerine vakıf olmadan onun hakkında bir düşünceye sahip olunmamalıymış… O günden sonra hiçbir yazarın düşünce dünyasına vakıf olacak kadar kitaplarını okumadan ne onu tavsiye ettim ne de hakkında kelam ettim…Ali Şeriati öncesinde islam düşüncesi ve akademik alanda yüzlerce kitap okumuş, düşünce dünyam şekillenmiş ama arayışım bitmemişti… Zamanla anladım ki her kitap her zaman okunmazmış… Belli bir seviyeye gelinmeden Ali Şeriati’nin kitaplarını okumak doğru olmazmış…
“Ali Şeriati sahabilere tenkit yöneltip ve onlara hareket ederken nasıl olur da hala onun hakkında yazabiliyor ve onu tavsiye edebiliyorsun?” diyenlere şunları söylemek isterim… Biz Müslümanlar tarih boyunca dinli, dinsiz her insanın kitabını okuyup medeniyetimizi geliştirdik… Büyük alim Gazzali müslüman olan ve olmayan tüm filozofların kitaplarını yutmuştu… İbn Rüşd ve daha nice alimler müslim gayri müslim herkesin eserlerini okumuş ve yararlanmışlardı… Çünkü “biz her sözü dinleyip en güzeline uymakla” (Zuhruf, 17-18) yükümlüyüz…
Şahsen sevmediğim, fikirlerini beğenmediğim yazar ve düşünürlerin kitaplarının birçoğunu okumuş ve almam gereken doğruları varsa almışım… Her yazarın her dediği doğru olmadığı gibi her dediği de yanlış olmayabilir… Ben bir akademisyenim ve her türlü kitabı okur, değerlendirir, tenkit eder veya takdir ederim… Benim için bir kişiye intisap veya bir yazara kör bağlılık diye bir şey olmaz… Benim görevim arı gibi her çiçeğe konup, alacağımı alıp, bal sunmaktır… Ali Şeriati'yi okudum veya hakkında birkaç kelam ettim diye beni rafizi, şii ilan eden varsa cahildir ve hadsizdir…
Ümmetin geleceği, gençliğin ufku ve medeniyetimizin daha iyi temsil edilmesi için çalışan, çabalayan biriyim ve bu alanda kalem oynatan kim varsa onları takdir ederim… Ali Şeriati özelinde söyleyecek olursam o bir müslümandı ne şiiler onu şii kabul etti ne de sünniler onu sünni kabul etti… O fikirlerini söyledi, yazdı, tenkit edildi, takdir edildi, büyük bir miras bırakıp rabbine kavuştu… Hepimiz yaşadığımız kültürün etkisinde kalabiliriz o da sahabe algısı konusunda kültürünün etkisinde kalmış biridir ama mezhepçiler gibi holiganlık yapmamış, rafiziler gibi de saldırmamıştır… O takdir etmesi gereken yerde takdir de etmiştir… İran’da mollalarla her zaman mücadele etmiş ve fikrini korkusuzca dillendirmiştir…
Şahsen onun fikirlerinden, duruşundan, bakış açısından faydalandım, sahabiler hakkındaki sözlerinin üzerini çizdim ve okuttuğum kişilere bu sözler haricinde okuyup faydalanın dedim… Ali Şeriati felsefe, sosyoloji, dinler tarihi, bilim vs alanlarda kalem oynatmış büyük bir kafadır… Onun en son yazdığı eserlerde dile getirdiği bir pişmanlığı var… Der ki; “keşke Kur’an’a çok zaman ayırsaydım, Kur’an’ın mesajı üzerinde daha çok dursaydım”… Enbiya Suresi ve daha başka sureler hakkında yazdığı kitapları okuduğunuzda “keşke bir tefsir kaleme almış olsaydı” diyeceksiniz…
Birkaç kitap okumuş, yeni yetme yazarların, alt yapısı sağlam olmayan holigan mezhepçilerin bugünlerde sosyal medya ortamında Ali Şeriati hakkındaki olumsuz algıları üzerine bu konuyu yazmak istedim… Ali Şeriati elbette masum değildir ama bu kimselerin dediği gibi de kirli değildir… Ali Şeriati’yi anlamak hem bir alt yapı hem de ciddi bir kapasite ister… Bu kişilerde ön yargı putu o kadar güçlü ki sapla samanı birbirine karıştırıyor ve güzelim yemek kazanını içine sinek düştü diye çöpe dökmeye çalışıyorlar.
Sahabiler Cemel ve Sıffin savaşlarında savaşmışlar, birbirlerinin kanını akıtmışlar, kardeş kanını akıtmaktan geri durmamışlar, bu savaşlarda binlerce insan can vermiş, Hz. Osman bugün hayırla andığımız sahabilerin öz evlatları eliyle şehid edilmiş, Hz. Ali-Hz. Hasan şehid edilmiş, Yezid Hz. Hüseyin’i şehid etmiş ümmet buna rağmen ittihad adına bu konuyu kapatmışken bize ne oluyor da bir yazarın sahabeler hakkındaki bazı olumsuz düşüncelerinden dolayı ona ve okuyanlarına savaş ilan ediyoruz?
Bu kimseler cehaletlerinden olsa gerek cihad yaptıklarını zannediyorlar… Halbuki tefrikayı körüklüyorlar, ümmete zarar veriyorlar… Ümmet hala geçmişte sahabeler arasında yaşanan kavgaların sancısını yaşarken, düşman kapıya dadanmış mezhepleri farklı olan kardeşlerimizi şehid ederken bu kendini bilmezlik, hadsizlik de neyin nesi? Unutulmamalıdır ki biz bu dinin bekçileri değil hidayet elçileriyiz, yanlışları tenkit eder, doğruları takdir ederiz… Yargılamak, asıp kesmek bizim işimiz değildir ve olmamalıdır…
16. 03. 2026
Cahit KARAALP
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder